Keşke yüreğinin melodisini cep telefonuna yükleyebilse, o aradığında kalbinin nasıl çarptığını ona da duyurabilseydi. Aşkın zemini kaygandı ve hızla çekim alanına girmişti kozmik bir büyünün.
İstanbul sisliydi o sabah, gözlerinin buğusunu hatırlattı ona. Gökyüzünün griliğinde yitip gitti bakışları. Yağmur bulutları kaplamıştı göğün yüzünü. Özendi bulutlara, istedi ki bir yağmur damlası olup karışmak sevdiğinin hiç değemediği teninin tuzuna. Belki bu kaderdi, boyun eğdi.“bir süre uzak kalmak” cümlesinin çağrıştırdığı ve çağrıştırmadığı bütün anlamları düşündü. Ne söyleyecek bir söz vardı, ne de yapılacak bir şey gidenin ardından. O, böyle istemişti.
Sustu yalnızca, bir cam parçası gibiydi aşkı, kalbine battıkça acıttı, canı yandı. O, hüzünlü şiirlerin şairiydi ve ayrılmaz bir parçasıydı hüzün. Hayır bu kez kendini dağıtmayacaktı, yanardağ gibi içinde yanacaktı ateş ama tütmeyecekti dumanı.
Beklemek mi kötüydü yoksa bekleyecek bir şeyi olmamak mı? her şeyden vazgeçmeye hazırken şimdi uzaklaşmalı mıydı? Aşktan kaçılır mıydı, insan duygularını bastırmalı mıydı? Bekleyecekti yalnızca ama o geri döndüğünde onu eskisi gibi bulabilecek miydi. Yoksa zaten gözden mi çıkarmıştı. Tamam dedi, artık soru da sormayacaktı. Herkese karşı koyabilirdi, savaşmaktan korkmazdı ama insan kendine yenildiğinde yapacak bir şey kalmıyordu.
Kabullendi, ve kendini boş vermişliğin hafifliğine bıraktı. Aksam güneşi yüzüne vuruyordu açık pencereden. Düşündü, mutluluğun kaynağı insanın kendisiydi. Hayat, nasıl görmek istiyorsan öyleydi. Öyleyse iyi bakmayı bilmek gerekliydi. Hayat insana sunulmus bir armağandı, her anı her saniyesi değerliydi.
Gülümsedi, dışarıda hayat vardı, devam dedi.